BU ÇAĞIN EN BÜYÜK YOKSULLUĞU: DEĞERSİZLİK

Yayınlanma : 05 Mayıs 2026 15:19
Düzenleme : 05 Mayıs 2026 15:20
  • Ziraat Bankası Reklam

Paranın eksilttiği şey hayatı zorlaştırır; fakat değerin eksilttiği şey insanı içeriden çökertecek kadar derindir. Çünkü yoksulluk yalnızca ekonomik bir boşluk değil, aynı zamanda bakışların içinde başlayan görünmez bir eksilmedir. İnsan kendini değersiz hissettiğinde, sahip oldukları çoğalsa bile iç dünyasında bir genişleme değil, sessiz bir daralma yaşar.

Bugünün en görünmeyen krizi tam da budur: insanın “var olduğu hâlde görülmemesi.” İnsan konuşur, üretir, çalışır, hatta kalabalıkların içinde yer alır; ama çoğu zaman bir “değer” olarak değil, bir “işlev” olarak algılanır. Bu noktada saygı, paradan önce gelmesi gereken bir temel iken, tersine çevrilmiş bir düzende en son hatırlanan şeye dönüşür.

Toplumların çözülüşünü anlamaya çalışan İbn Haldun, “asabiyet” kavramı üzerinden aslında sadece siyasal birlikteliği değil, insanların birbirine duyduğu aidiyet ve değer bağını da açıklamaya çalışır. Ona göre bu bağ zayıfladığında toplum çözülmeye başlar. Bu bakış, bize şunu da söyler: İnsan, insana değer vermeyi kaybettiğinde sadece sosyal düzen değil, insanın kendilik duygusu da aşınır.

 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin insan anlayışında ise farklı bir vurgu vardır. O, insanın özünü sabit bir kimlikten çok yöneldiği şeylerle açıklamaya eğilimlidir. Yani kişinin değeri, neye yöneldiğinde ve neyi aradığında açığa çıkar; insan, arayışının niteliğiyle kendi iç dünyasını inşa eder. Bu yaklaşım, insanı dış etiketlerden çok iç yönelişleri üzerinden anlamaya davet eder.

 

Friedrich Nietzsche ise insanın çözülüşünü daha sert bir yerden okur. Ona göre insan, kendine nasıl davranılması gerektiğini unuttuğunda içsel bir çöküş yaşar. Bu düşünce, yalnızca dış dünyanın sertliğini değil, insanın kendi değer sınırlarını kaybetmesinin de bir kırılma yarattığını hatırlatır. Çünkü insan çoğu zaman dışarıdan gördüğünü değil, içerde kabul ettiğini yaşar.

 

Immanuel Kant ise insanı araçsallaştırmanın etik sınırını çizerken çok net bir ilke ortaya koyar: insan hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görülemez; her zaman bir amaç olarak ele alınmalıdır. Bu düşünce, modern dünyanın hız ve fayda merkezli yapısı içinde giderek daha fazla aşınan bir insanlık ölçüsünü işaret eder.

 

Bugünün insanı ise çoğu zaman saygıyı bir hak olarak değil, kazanılması gereken bir lütuf gibi yaşamaya zorlanır. Bu durum, insanın kendini sürekli ispat etme baskısı altında yaşamasına yol açar. Böylece varlık, kendiliğinden bir değer olmaktan çıkar; sürekli performans gerektiren bir çabaya dönüşür.

 

Modern hayatın en belirgin eğilimlerinden biri de insanı bir “değer” olarak değil, bir “fonksiyon” olarak görmesidir. Ne kadar ürettiği, ne kadar fayda sağladığı ya da ne kadar görünür olduğu üzerinden anlam kazanır. Bu ölçü ortadan kalktığında ise insan, sessiz bir görünmezliğe itilmiş olur.

 

Bu yüzden kalabalıklar içinde bile yorgun bir insan manzarası ortaya çıkar. Çünkü yorgunluk sadece bedensel değildir; değersizlik hissi, insanın iç enerjisini sessizce tüketir. İnsan kendisine saygı duyulmadığını hissettiğinde, yalnızca çevresiyle değil, kendi varlığıyla da bağını zayıflatır.

 

Belki de çağımızın en çelişkili hâli şudur: herkes görünmek ister, fakat çok az insan değersiz bir görünürlüğü kabul edebilir.

 

Ve geriye şu hakikat kalır: İnsan, paradan önce saygıyı kaybettiğinde aslında dış dünyadaki değil, iç dünyasındaki yerini kaybetmeye başlar.