MODERN DÜNYADA SEVGİ, GÜÇ VE AİDİYET KRİZİ

Yayınlanma : 18 Mayıs 2026 19:42
Düzenleme : 18 Mayıs 2026 19:44
  • Ziraat Bankası Reklam

Modern çağ, insana özgürlük vadetti; fakat çoğu zaman elinden aidiyet duygusunu aldı. İnsan artık daha görünür ama daha yalnız, daha bağlantılı ama daha güvensiz. İlişkiler hızlandı, seçenekler arttı, fakat ruhun derinliklerinde büyüyen boşluk da aynı oranda genişledi. Çünkü insan, yalnızca özgür olmak isteyen bir varlık değildir; aynı zamanda tutunmak, korunmak, değer görmek ve bir yere ait hissetmek ister. Belki de bu yüzden çağımızın en büyük krizi ekonomik değil; duygusal ve varoluşsal bir krizdir.

Sigmund Freud bugün yaşasaydı, muhtemelen Ortadoğu toplumlarındaki yoğun kaygının temel sebeplerinden birini aile yapısında arardı. Çünkü bu coğrafyada sevgi, çoğu zaman koşulsuz bir aidiyet değil; görünmez şartlara bağlanmış bir kabul biçiminde yaşandı. Çocuk, yalnızca çocuk olduğu için değil; başarılıysa, söz dinliyorsa, çevreyi utandırmıyorsa değer gördüğünü hissetti. Birçok evde açıkça söylenmeyen ama herkesin hissettiği görünmez bir cümle vardı: “Adam olursan sevilirsin.”

Böyle büyüyen bireyler, yetişkin olduklarında yalnızca başarısız olmaktan değil; değersiz kalmaktan korkmaya başladı. Çünkü başarısızlık onlar için sadece kaybetmek değil, sevgiyi de yitirmek anlamına geliyordu.

Bizim kuşağımız ise bu sertliği kırmaya çalıştı. Çocuklarına “Ne olursa olsun yanındayım” demeyi tercih etti. Bu, geçmişin sevgisiz disiplinine karşı insani bir itirazdı belki; fakat hayat, aile kadar yumuşak değildi. Dünya; insanı yalnızca var olduğu için değil, taşıdığı sorumluluk, gösterdiği karakter ve omuzladığı yük kadar kabul ediyordu. Böylece yeni nesil, bir yandan duygusal olarak korunurken diğer yandan gerçek hayatın sertliği karşısında hazırlıksız büyüdü.

Bugün bu kırılma özellikle erkekler üzerinde başka bir baskıya dönüşmüş durumda. Türkiye’de uzun süredir birçok erkek, sevginin bile ekonomik yeterlilik sınavına bağlandığını hissediyor. Düğün masrafları, altın beklentileri, ev ve araba zorunluluğu, sürekli “yeterli erkek” olma baskısı… Özellikle ekonomik kriz derinleştikçe, ilişkiler birçok insan için romantik bir bağdan çok ağır bir sorumluluk testine dönüşüyor.

Ve belki de bu yüzden son yıllarda dikkat çekici bir toplumsal yönelim ortaya çıktı. Bazı Türk erkekleri, hayat kurmak için farklı coğrafyalara yönelmeye başladı. Rusya’dan Endonezya’ya, Malezya’dan Arjantin’e kadar uzanan bu yönelişin temelinde yalnızca egzotik bir merak yok. Mesele daha derin: İnsanlar artık ilişkilerde yalnızca fiziksel çekim değil; huzur, sadelik, aidiyet ve karşılıklı değer hissi arıyor.

Özellikle Rus ve Doğu Avrupa kadınları üzerinden yürüyen tartışmaların merkezinde de aslında tam olarak bu mesele var. Dünyanın en modern şehirlerinde yaşayan, Batı’nın sunduğu konforlu hayat modeline ulaşabilen bazı kadınlar neden daha sıcak, daha koruyucu ve daha geleneksel ilişkilere yöneliyor? Bu sorunun cevabı yalnızca bireysel tercihlerde değil; modern dünyanın insan doğasıyla kurduğu gerilimde gizli.

Çünkü modern sistem, kadın ve erkeği birbirini tamamlayan iki insan olmaktan çıkarıp çoğu zaman birbirine rakip iki kimliğe dönüştürdü. Güçlü olmak ile duygusuz olmak birbirine karıştırıldı. Bağımsızlık, zamanla bağsızlığa dönüştü. İlişkiler ise sadakatten çok performans üretmeye başladı. Bazı çevrelerin bunu “küresel ideolojik mühendislik” olarak tarif etmesinin sebebi de budur. Küresel tüketim kültürü; aileyi, aidiyeti, geleneksel dayanışmayı ve koruma refleksini zayıflatan bir yaşam biçimini sürekli teşvik ediyor. Çünkü yalnızlaşan insan daha çok tüketiyor, daha kolay yönlendiriliyor ve daha kırılgan hale geliyor. İnsan köklerinden uzaklaştıkça, sistem için daha yönetilebilir bir bireye dönüşüyor.

Bu noktada Türk toplumunda hâlâ tamamen kaybolmamış bazı geleneksel refleksler dikkat çekiyor: sahiplenme duygusu, zor zamanda omuz olma kültürü, koruma içgüdüsü, aileye sadakat ve sevdiğini yalnız bırakmama refleksi… Elbette bunların yozlaşmış, baskıcı ve sorunlu biçimleri vardır. Ancak özü itibarıyla insan ruhunun hâlâ ihtiyaç duyduğu güven hissine temas eden tarafları da inkâr edilemez.Burada savunulan şey asla kaba erkeklik değildir. Kadına yönelik şiddeti, baskıyı veya tahakkümü meşrulaştıran hiçbir yaklaşımın insanlıkla bağdaşır bir tarafı yoktur. Çünkü gerçek güç, korku üretmekte değil; güven verebilmektedir. Güçlü erkek, bağıran değil; yanında huzur hissedilen erkektir.

Fakat şu gerçek de artık daha görünür hale geliyor: Modern dünyanın kusursuz özgürlük vaadi, insan ruhunun bütün ihtiyaçlarını çözemedi. İnsan yalnızca birey olmak istemiyor; aynı zamanda bir yuva hissi arıyor. Teknoloji büyüyor ama aidiyet küçülüyor. İnsanlık ilerliyor ama insanlar birbirine nasıl sığınacağını unutuyor. Biz ise kendi değerlerimizi küçümsemeye alıştık. Gelenek denildiğinde yalnızca baskıyı, erkeklik denildiğinde yalnızca sertliği, aile denildiğinde yalnızca sorunları hatırlıyoruz. Oysa bu toprakların binlerce yıl boyunca taşıdığı başka bir hafızası da vardı: merhamet, sadakat, fedakârlık, koruma, zor zamanda omuz olma kültürü…

Belki de dünyanın bazı toplumlarımızda hâlâ dikkatle baktığı şey tam olarak budur. Çünkü insan ruhu, bütün modern sloganlara rağmen hâlâ sahici olanı arıyor. Yapay ışıkların içinde büyüyen insan, bazen bir ekran parlaklığından çok; samimi bir yüreğin sıcaklığına ihtiyaç duyuyor.

Ve belki de çağımızın en büyük trajedisi şudur:

İnsanlık birbirine ulaşmayı öğrendi ama birbirine nasıl yuva olunacağını unuttu.