İnsan, doğduğu andan itibaren çeşitli şeylere alışmak zorunda kalır. Yemek yemek, gün içinde belirli aralıklarla su içmek, yorulduğunda uyumak gibi… Bunları okurken muhtemelen “zaten bunlar olması gereken şeyler” diye düşünüyorsunuz. Nitekim haklısınız. Bunlar ve benzeri davranışlar, insan bedeninin ihtiyaç duyduğu doğal ve zorunlu alışkanlıklardır. Ancak asıl problem, insanın alışmaması gereken durumlara zamanla alışmasıyla başlamasıdır.
Bugün, insanın doğası gereği kabul etmemesi gereken olaylarla her gün karşı karşıyayız. Bunlardan biri de şiddet ve cinayet haberleridir.
Türkiye’de son yıllara ait resmi verilere göre yıllık kasten öldürme vakaları yaklaşık 2 bin ile 3 bin arasında değişmektedir. Bu da kabaca günde 6–8, ayda ise 180–250 civarında bir vakaya karşılık gelmektedir. Söylenmesi ne kadar kolay, değil mi?
Ancak çoğumuz için bu rakamlar artık yalnızca birer sayıdan ibaret kalırken, cinayete kurban giden her bireyin ardında gözü yaşlı bir eş, henüz emeklemeye bile başlamamış bir çocuk, belki yatalak anne-babası ya da bakmakla yükümlü olduğu engelli bir aile üyesi bulunmaktadır.
Bizlerin sadece okuyup geçtiği cinayet haberlerinde geçen her bireyin aslında bir ailesi olduğunu unutmamak gerekir. Daha gençliğinin baharında hayattan koparılan merhum için vefatının ardından yürütülen adalet arayışı ne kadar karşılık bulur, bu ayrı bir sorudur.
Cinayet haberlerine alışmış bir toplum hâline gelmek; çoğu zaman “Allah rahmet eylesin” deyip geçmek ve hayatına devam etmek, ne yazık ki su içmek kadar sıradan bir refleks hâlini almıştır.
Mevcut toplumsal düzen içerisinde bireyler, insanın doğasında bulunan kendini koruma içgüdüsüyle bu tür olaylar karşısında sessiz kalmayı tercih edebilmektedir. Ancak Platon’un “Devlet” eserinde de işaret ettiği gibi, toplumda adalet yalnızca yasalarla değil, bireylerin ahlaki duruşuyla da ayakta kalır. Ahlaki duyarlılığın zayıfladığı bir düzende kötülük yalnızca onu gerçekleştirenlerle sınırlı kalmaz; görenin sessizliğiyle de büyür. Sessizlik çoğu zaman bir onay biçimine dönüşür ve bu durum zamanla adaletsizliğin sıradanlaşmasına yol açar.
Bugün “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla hareket eden her birey, aslında geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Çünkü bugün görmezden gelinen her sorun, yarın çok daha büyük bir şekilde karşımıza çıkabilir. Bugünü değiştirmeye yönelik sorumluluk almayan toplumlar, gelecekte karşılaştıkları sorunlar karşısında geç kalmış olur.
Sonuç olarak, alışkanlık her zaman masum değildir. Özellikle insanı duyarsızlığa sürükleyen alışkanlıklar, toplumun en büyük tehlikelerinden biridir. Bugün sessiz kalan bireyler, yarının adaletsizliğine zemin hazırladıklarını unutmamalıdır.


