Tanışıklığın Sermayesi: Adam Kayırma ve Fırsat Eşitsizliği

Yayınlanma : 26 Haziran 2026 12:46
Düzenleme : 26 Haziran 2026 12:47
  • Ziraat Bankası Reklam

İnsanlık tarihinin büyük kısmı, liyakat ile ayrıcalık arasındaki mücadelenin tarihidir. Bir tarafta emeğin, bilginin ve yeteneğin toplumsal hayatta karşılık bulması gerektiğini savunanlar; diğer tarafta ise doğuştan gelen imtiyazların, akrabalık bağlarının, sadakat ilişkilerinin ve güç ağlarının belirleyici olduğu düzenler...
Bugün "torpil" ya da "adam kayırma" dediğimiz olgu, aslında modern toplumların çözmeye çalıştığı en eski meselelerden biridir. Çünkü kayırmacılık yalnızca bir işe alınma biçimi değildir; adalet fikrinin sessizce aşınmasıdır.


Antik Yunan'da Platon, devlet yönetiminin ehil olmayan kişilerin eline bırakılmasını toplumun çöküş sebeplerinden biri olarak görüyordu. Ona göre adil bir düzen, herkesin hak ettiği işi yapmasıyla mümkündü. Aradan iki bin yılı aşkın zaman geçti. Teknoloji değişti, devletler değişti, sınırlar değişti; fakat insanın karşılaştığı temel sorunlardan biri değişmedi: Görevlere en yetkin olanlar mı geliyor, yoksa en yakın olanlar mı?


Tarih bize gösteriyor ki imparatorlukları yıkan yalnızca savaşlar değildir. Kurumların içten içe çürümesi de en az savaşlar kadar yıkıcıdır. Nitekim İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve çöküşünü incelerken akrabalık bağlarının ve grup sadakatlerinin siyasal yapı üzerindeki etkisini ayrıntılı biçimde ele almıştı. Ona göre bir topluluğu ayakta tutan dayanışma, zamanla ayrıcalığa dönüştüğünde çözülme başlıyordu.


Belki de adam kayırmanın en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkar. Çünkü kayırmacılık kendisini hiçbir zaman "haksızlık" olarak sunmaz. Çoğu zaman dostluk, güven, sadakat veya vefa gibi erdemlerin kılığına girer. Böylece ahlaki bir sorun olmaktan çıkar, normalleşmiş bir davranış kalıbına dönüşür.


Oysa fırsat eşitsizliği yalnızca bir kişinin önünü açmak değildir. Aynı anda onlarca kişinin önünü kapatmaktır.


Bir gencin yıllarca çalışarak elde ettiği birikimin, bir başkasının tanışıklıkları karşısında değersizleştiğini düşünelim. Burada kaybedilen yalnızca bir iş değildir. Kaybedilen şey, toplumun "çalışırsan karşılığını alırsın" inancıdır. Bu inanç zedelendiğinde insanlar üretmekten önce bağlantı kurmaya, öğrenmekten önce yakınlık geliştirmeye yönelirler. Böylece liyakat yerini ilişkilere, emek yerini aidiyet ağlarına bırakır.


1.yüzyılda modern bürokrasilerin ortaya çıkışındaki temel amaçlardan biri de buydu: Kişilere değil kurallara bağlı kurumlar oluşturmak. Çünkü kişilere bağlı sistemlerde adalet istisna, ayrıcalık ise kural hâline gelir.


Bugün birçok insanın yaşadığı hayal kırıklığının kaynağı başarısızlık değildir. Başarısızlık, en azından deneme fırsatına sahip olmayı gerektirir. Asıl hayal kırıklığı, yarışın sonucundan önce kurallarının değiştiğini fark etmektir.


İşte bu yüzden torpil meselesi bireysel bir serzeniş konusu değil, bir medeniyet meselesidir. Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey yalnızca ne kadar zengin olduğu değil; fırsatları ne kadar adil dağıttığıdır.


Bir yerde insanlar "Ne biliyor?" sorusundan çok "Kimi tanıyor?" sorusunu soruyorsa, orada yalnızca liyakat kaybolmaz.
Geleceğe duyulan güven de kaybolur.


Ve tarihin öğrettiği en acı derslerden biri şudur: Adaletini kaybeden toplumlar, er ya da geç potansiyellerini de kaybederler.