Bir ay sonra kimse Rahmi Koç'un anlattığı fıkrayı hatırlamayacak. Sosyal medya yeni bir öfke bulacak, televizyonlar yeni bir tartışma keşfedecek. Fakat geriye daha ağır bir soru kalacak:
Bu ülkenin ekonomik elitleri, bu ülkenin insanına gerçekten ne kadar yakın?
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'nin önündeki en büyük mesele sermaye yokluğuydu. Fabrika yoktu, teknoloji yoktu, sanayi geleneği yoktu. Bu boşlukta büyüyen Koçlar, Sabancılar ve başka aileler zamanla ülkenin ekonomik tarihinde önemli aktörlere dönüştüler. Fabrikalar kurdular, ortaklıklar yaptılar, sanayi tesisleri açtılar. Bu tarih inkâr edilemez.
Ama tarihin başka bir yüzü daha vardır.
Sermaye yalnızca fabrikalarla ölçülmez. Bir sermaye sınıfının gerçek büyüklüğü, kendi toplumunu ne kadar anladığıyla da ölçülür.
Çünkü fabrika kurmak mümkündür; fakat insanla gönül bağı kurmak daha zordur.
Bugün tartışılan fıkra belki hukuki bir mesele olmaktan çıkar, belki gündemden düşer. Fakat fıkranın ortaya çıkardığı zihinsel mesafe kolay kolay kaybolmaz. Bir ülkede ekonomik gücü elinde bulunduranlar, Anadolu'nun insanına hâlâ bir gözlem nesnesi gibi bakıyorsa; köylüyü, Kürt'ü, işçiyi, taşralıyı hikâyenin kahramanı değil de mizahın malzemesi olarak görüyorsa, orada görünmeyen bir sınıf duvarı yükselmiş demektir.
Asıl trajedi de budur. Çünkü Türkiye'nin en büyük sorunu sermaye eksikliği değildir. Türkiye'nin en büyük sorunu, birbirini anlamayan sınıflardır.
Bir tarafta halk adına konuştuğunu söyleyen seçkinler, diğer tarafta seçkinler adına öfkelenen halk...
Ve ikisi arasında her geçen gün büyüyen bir sessizlik.
Belki de mesele bir fıkra değildir.
Belki mesele, yüz yıllık bir sermaye hikâyesinin sonunda hâlâ aynı soruyu soruyor olmamızdır:
Bu ülkenin zenginleri, bu ülkenin insanını gerçekten biliyor mu; yoksa yalnızca onun emeği üzerinden mi büyüdü?



