İnsan çoğu zaman yaptığı işten değil, emeğinin sessizlikle karşılanmasından incinir. Çünkü bazı vedalar sözle değil, yok sayılarak yapılır.
Toplumlar yalnızca hukukla ayakta kalmaz; onları ayakta tutan görünmez sütunlar da vardır. Güven, sadakat, emek, hakkaniyet ve vefa... Hukuk bunların sınırını çizer; ahlak ise ruhunu inşa eder. Hukukun ulaşamadığı yerde vicdanın, sözleşmenin bittiği yerde ise insanlığın başlaması beklenir.
Son yıllarda çalışma hayatının en sık tekrar edilen cümlelerinden biri şüphesiz şudur:
"Biz bir aileyiz."
İlk bakışta sıcak, kapsayıcı ve güven verici görünen bu ifade, ne yazık ki birçok kurumda bir değer beyanından çok, çalışanın aidiyet duygusunu güçlendirmeye yönelik bir söyleme dönüşmektedir. Oysa aile olmak, fedakârlık istemekten önce fedakârlığı hatırlamaktır.
Anadolu irfanı bunu çok önce anlatmıştı. "Marifet iltifata tabidir; müşterisiz meta zâyidir." Bir emeğin görülmediği yerde gayret zamanla tükenir. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca aldığı ücret değildir; yaptığı işin anlamlı olduğuna dair inancıdır.
Modern çalışma hayatı ise giderek farklı bir istikamete yöneliyor. Çalışanlardan yalnızca bilgi ve zaman değil; aidiyet, sadakat ve duygusal bağlılık da bekleniyor. Kurumun başarısı kendi başarısıymış gibi düşünmesi, görev tanımının ötesine geçmesi, gerektiğinde fazlasını yapması isteniyor. Fakat aynı bağlılık, kurum tarafından her zaman karşılık bulmuyor.
İşte paradoks tam burada başlıyor.
Aidiyet tek taraflı olduğunda, artık aidiyet olmaktan çıkar; görünmez bir yük hâline gelir.
Bir halk deyişi vardır:
"Deveye sormuşlar: 'Yükün ağır mı?' O da, 'Yük umurumda değil; kervanın önünde yürüyen eşek zoruma gidiyor.' demiş."
İnsanı yoran çoğu zaman yük değildir. Yükün adil paylaşılmamasıdır. Emeğin küçümsenmesi, liyakatin göz ardı edilmesi ve fedakârlığın sıradanlaştırılmasıdır. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir ilke değildir; çalışma hayatının da en temel ahlaki dayanağıdır.
Bugün çalışma hayatında yaşanan birçok kırgınlığın temelinde ekonomik sebeplerden önce psikolojik ve ahlaki sebepler bulunmaktadır. İnsanlar yalnızca düşük ücretlerden yakınmıyor; daha çok görünmez olmaktan, emeklerinin sıradanlaştırılmasından ve verdikleri katkının unutulmasından yakınıyor.
Çünkü ücret eksikliği ekonomik bir problemdir.
Fakat değersizlik hissi...
İnsanın varoluşuna temas eden ahlaki bir problemdir.
Bir kurumun gerçek karakteri, işe alırken kullandığı etkileyici cümlelerde değil; yollarını ayırırken sergilediği tavırda ortaya çıkar. Nezaket, en çok vedalarda görünür. Vefa, ihtiyaç devam ederken değil; ihtiyaç sona erdiğinde anlam kazanır.
İbn Haldun, devletlerin ve kurumların yalnızca maddi güçle değil, asabiyet, yani ortak aidiyet duygusuyla ayakta kaldığını söyler. Ancak aidiyet, karşılıklılık ilkesini kaybettiğinde çözülmeye başlar. Bir taraf sürekli fedakârlık yaparken diğer taraf bunu sıradanlaştırıyorsa, orada artık birlik değil, dengesizlik vardır.
Kurumsal kültür de tam bu noktada sınanır.
Bir kurumun büyüklüğü, kaç şubesi olduğuyla değil; emek veren insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür. Çünkü bina yapmak kolaydır; güven inşa etmek zordur. İnsan çalıştırmak kolaydır; insan kazanmak ise yıllar alır.
Ne yazık ki çalışma hayatında hukuki denetimin zayıf algılandığı veya etik ilkelerin ikinci plana itildiği ortamlarda çalışan ile işveren arasındaki güç dengesi kolayca bozulabilmektedir. Çalışma hukukunun etkin uygulanması, sosyal güvenlik yükümlülüklerinin eksiksiz yerine getirilmesi ve şeffaf yönetim anlayışı yalnızca yasal zorunluluk değil; aynı zamanda kurumsal güvenin temelidir. Denetimin zayıf olduğu hissedilen her ortamda keyfî uygulamalara duyulan toplumsal kaygı da artmaktadır. Bu nedenle güçlü kurumları yalnızca mevzuat değil, aynı zamanda hesap verebilirlik ve etik kültürü ayakta tutar.
Yunus Emre asırlar önce, "Mal sahibi, mülk sahibi; hani bunun ilk sahibi?" diye sorarken aslında bugünün yöneticilerine de sesleniyordu. Makamlar, unvanlar ve yetkiler kalıcı değildir. Kalıcı olan, ardımızda bıraktığımız izdir. O izi belirleyen ise çoğu zaman başarılarımız değil, insanlara nasıl davrandığımızdır.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu ekonomik değildir.
Belki de en büyük yoksulluğumuz vefa yoksulluğudur.
Çünkü emek yalnızca harcanan zaman değildir. Emek, insanın ömründen eksilen parçadır. Geri gelmeyecek saatlerdir. Ertelenen hayallerdir. Başkasının geleceğine ayrılmış hayat parçalarıdır.
Bu yüzden emeğin karşılığı yalnızca ücret değildir.
Ücret, emeğin ekonomik karşılığıdır.
Vefa ise onun ahlaki karşılığıdır.
Toplumlar, kurumlar ve insanlar; en çok güçlendikleri zamanlarda değil, kendilerine artık doğrudan faydası kalmayanlara nasıl davrandıklarıyla hatırlanırlar.
Belki de artık çalışma hayatının en büyük ihtiyacı yeni motivasyon cümleleri değildir.
Yeni sloganlar da değildir.
İhtiyacımız olan şey, eski ama hiç eskimeyen bir erdemdir:
Vefa.
Çünkü insan, aldığı maaşı unutabilir.
İmzaladığı sözleşmeyi unutabilir.
Hatta çalıştığı binayı bile unutabilir.
Ama emeğine nasıl karşılık verildiğini…
Ve yollar ayrılırken kendisine nasıl davranıldığını…
Asla unutmaz.



