Bazı kurumlar gürültüyle çökmez.
Duvarları yerinde durur. Tabelaları değişmez. Koridorlarında ayak sesleri dolaşmaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında her şey olağan görünür. Fakat içeride görünmeyen bir şey yavaş yavaş eksilir: Ruh.
Bir üniversitenin ruhu, binalarında değil; sorularındadır. Çünkü üniversite, cevapların değil, soruların evidir. Ne zaman ki sorular yerini fısıltılara bırakır, işte o zaman çürüme başlar.
Bugün birçok kurumda olduğu gibi üniversitelerde de sessiz bir dönüşüm yaşanıyor. Bilginin yerini yakınlıkların, liyakatin yerini sadakatin, eleştirel düşüncenin yerini ise konforun aldığı bir dönüşüm...
Koridorlarda dolaşırken bazen insan, bir eğitim kurumundan çok uzun bir bekleme salonunda olduğunu düşünüyor. Kapıları kapalı odaların ardında demlenen çaylar, fokurdayan kettle'lar, kahve makinelerinin tekdüze uğultusu...
Elbette çay suçlu değildir.
Ne kahve.
Ne de bir su ısıtıcısı.
Sorun, bazen bunların bir sembole dönüşmesidir.
Düşüncenin yerini alışkanlığın aldığı, üretmenin yerini oyalanmanın doldurduğu, akademik merakın yerini küçük konfor adacıklarının işgal ettiği bir sembole...
Oysa bilgi biraz rahatsızlıktır.
Bir metnin karşısında saatlerce huzursuz olmaktır.
Bir fikrin peşinden yürürken kendi yanlışlarıyla yüzleşmektir.
Fakat insan konforunu düşüncesinden daha çok severse, odasındaki kahve makinesi büyürken zihnindeki ufuk küçülmeye başlar.
Belki de bugün üniversitelerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike cehalet değildir.
Çünkü cehalet kendini ele verir.
Asıl tehlike, bilgiyi temsil ettiğini düşünerek bilginin önüne geçen kibirdir.
Kibir, bazen makam odalarında oturur.
Bazen bir unvanın arkasına saklanır.
Bazen de öğrencinin sorduğu soruya yukarıdan bakan bir çift gözde kendine yer bulur.
Çünkü iktidarın en küçük hâli bile insanı değiştirmeye yeter.
Bir kürsü.
Bir makam.
Bir oda.
Bir imza yetkisi...
Bunların her biri, karakteri büyütmek yerine egoyu büyütmeye başladığında üniversite olmaktan uzaklaşılır.
Üniversite, öğrencinin hocadan korktuğu değil; hocayla birlikte düşünmeye cesaret ettiği yerdir.
Çünkü bilgi yukarıdan aşağıya atılan bir emir değil, birlikte yürünerek ulaşılan bir hakikattir.
Ne var ki bazı kurumlarda hakikatten çok sadakat, düşünceden çok yakınlık, üretimden çok aidiyet değer kazanmaya başlıyor.
İşte o zaman koridorlar sessizleşiyor.
Kapılar kapanıyor.
İnsanlar susuyor.
Ve en sonunda üniversite ayakta kalıyor gibi görünse de, içindeki üniversite yavaş yavaş kayboluyor.
Bir kurumun geleceğini belirleyen şey kaç bina yaptığı değildir.
Kaç insanı susturduğu da değildir.
Asıl mesele şudur:
Orada düşünce özgürce nefes alabiliyor mu?
Çünkü nefes alamayan düşünce ölür.
Düşüncenin öldüğü yerde ise geriye yalnızca demlenen çayın buharı kalır.



