Haziran akşamı serinliği geride kalmış, aylar hızla peşi sıra akmış, serin akşamlar yerini dondurucu soğuğa bırakmaya başlamışken, bir başka akşam bağ evinin verandasında ateşin başında yine misafirlerimi bekliyordum. Gecenin büyülü dokusu şimdiden kendini belli ediyor gibiyidi. Derken uzaktan yine bir at arabasının tekerlek tıkırtıları duyulmaya başlandı.
Bu kez Dostoyevski ya da Tolstoy değildi gelen; bu kez Anya’ydı.
Elinde küçük bir sepet, içinde yeni toplanmış dağ çiçekleri, biraz da papatya… Yüzünde her zamanki o hafif gülümseme… Ciddiyetini koruyordu.
“Geç kaldım biliyorum,” dedi, “ama bu gece burada olmak istedim.”
Onu ateşin yanına aldım; Dostoyevski selam verirken, Tolstoy ayağa kalktı, Raskolnikov utangaç bir baş selamıyla karşılık verdi. Şakıro ise gülerek, “Gecenin adı değişti,” dedi. “Bu gece artık Anya’nın gecesi.”
Bir süre herkes konuştu, tartıştı, dinledi. Ama gecenin bir yerinde masa kalabalığının sesi uzaklaştı; sanki Dostoyevski’nin cümleleri bile fısıltıya dönüşmüştü. Anya ile göz göze gelince içimde başka bir ateş alev aldı.
Ateşin karşısındaki küçük masaya geçtik. Anya, getirdiği çiçekleri masanın ortasına bıraktı. Ben, yıllardır sakladığım bir şişe kırmızı şarabı çıkardım.
“Bugün özel olmalı,” dedim.
“Zaten özel,” diye karşılık verdi.
Kadehlerimizi doldurduk. Şarap dudaklarımızı ıslatırken, konuşmamız hem geçmişe hem hayallere akıyordu. Çocukluğumuzun ve eksik kalmış yıllarımızın yarım kalan cümleleri… Olmadığı hâlde olmuş gibi anlattığımız gelecekler… Gitmek isteyip gidemediğimiz şehirler… Bir türlü söyleyemediğimiz sözler…
Bir ara Anya sustu ve ateşin dansına seyretti.
“Biliyor musun,” dedi, “insan bazen hayatta yalnızca bir akşam için yaşar. O akşam da gelirse, gerisi hiç önemli olmaz.”
O an zaman ağırlaştı. Konuklarımızın sesleri uzaklaştı, ateş bile fısıldar gibi yanıyordu.
Elini tuttum. O da izin verdi. Bu kadardı…
İnsanın kaderini değiştirmeye yetecek kadar sade bir dokunuş ve minik bir cesaret girişimi…
Cesur olmayanların kaderi başkasının eliyle yazılırdı çünkü!..
Dışarıdaki gürül gürül soğuk gece, sobadan tüten sıcaklıkla birleşince, hafif loş ışıkla birleşti, etraf derin bir sessizliğe büründü.
Kadehler yarım, sözler eksik… Geride perde arkasında kalmış, sahnelenmemiş bir tiyatro oyununun son perdesi…
Ateşin köz olmuş hali, beraberinde uzaktaki şehrin gürültüsünü de söndürmüştü.
Yaslandık, uykuya daldık…
Sabaha karşı bağ evine yalnızca rüzgârın sesi hâkimdi. Geceden geriye, masada yarım kalmış kadehler, taş duvarlarda şarkı sesleri ve belki de hâlâ yazılmamış bir romanın ilk sayfası kaldı.
Belki de Anya, ilk satırları kendi elleriyle yazacaktı?..
ÇANGA


