TOLSTOY’UN BİSİKLETİNDE…

Yayınlanma : 29 Ekim 2025 13:33
Düzenleme : 29 Ekim 2025 13:34
  • Ziraat Bankası Reklam

Sanırım yine can sıkıntısıyla cebelleştiğim bir geceydi. Muş’tan uzaklaşmıştım; belki de artık geri dönmeyeceğimi düşünüyordum. İşlerim, her zaman olduğu gibi o dönemde de “oluyormuş gibi” gelişmiş, sonra da olmamıştı. Moral bozukluğu, biraz da günlerdir maruz kaldığım İstanbul trafiğinin insana usanç veren sabırsızlığı… Kırk yıllık İstanbullular gibi direksiyon başında mırıldanıyor, o hiç bitmeyen beton yığınları arasında zamanın sırtı kırık bir kaplumbağa gibi ağır ağır ilerleyişini izliyordum.

 

Ne gariptir, Muş’un dondurucu soğuğunu hatırlamak bile İstanbul’u cazip kılmıyordu. O an sosyal medyada gezinirken karşıma “Üniversite başvuruları başladı” başlıklı bir haber çıktı. “Acaba sınava mı girsem?” diye düşündüm birden. Okuldan, sınavlardan uzak kalalı yıllar olmuştu ama içimde bir yer hâlâ öğrenmeye açtı.

 

Hemen öğretmen kardeşimi aradım. Sağ olsun, her zaman işlerime koşar. Zorba bir ağabey olduğumdan değil(!), gerçekten severek yapar. Bu da öyle bir andı işte; kardeşliğin sessiz dayanışmasının belli olduğu zamanlardan biri…

O, başvuruyla ilgilenirken ben çoktan “bu yaştan sonra okula mı gidilir” düşüncesiyle vazgeçiş kayığına binmeye hazırlanıyordum. Fakat zihnim bir yandan başka bir hikâyede gezinmeye başlamıştı: Tolstoy’un bisikleti… Üniversite, Tolstoy, sen?.. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim.

 

Tolstoy, çok sevdiği kızı Vanişka’yı henüz yedi yaşındayken kaybetmişti. Yaşadığı derin üzüntüden çıkmasına yardımcı olması için Moskova Bisikletseverler Derneği, yazara bir bisiklet hediye etmişti. Tolstoy, evladının yası ve 67 yaşı bir yana, günlük işlerini bitirir bitirmez, köylülerin şaşkın bakışları altında her sabah evinin bahçesi boyunca bisiklet sürer…

Tolstoy, 67 yaşında bisiklete binmeyi öğrenmektedir.

 

Bu hikâye yıllardır aklımda yer etmişti ama o gece başka bir anlam kazandı. Belki de Tolstoy’dan daha derin bir bunalımdaydım. Okumak, her zaman ruhumun en keskin ilacı olmuştu. Onun hikâyesi, yeniden okuma serüvenime ve belki de yeniden hayatın içine karışma cesaretime ilham olmuştu.

 

Zaman geçti, sınav günü geldi. Girdim, sonuçlar açıklandı, tercihler yapıldı, kayıt tamamlandı… Derken, ilk ders günü geldi çattı. Tanıdık yüzler, bildik dostlar… ama artık roller değişmişti: ben bir gazeteci değil, bir öğrenciydim. Karşımda dostlarım değil, hocalarım vardı.

 

İlk zamanlar adapte olmak zor oldu. “Ne işim var benim burada?” diye düşündüğüm çok oldu. Fakat şimdi, haftada üç gün gittiğim okulu, pazartesi gelsin de derse gireyim heyecanıyla bekliyorum. Yaşıtım ve benden yaşça büyük birkaç arkadaş dışında sınıf arkadaşlarım pırıl pırıl çocuklar… Onlara “çocuklar” dediğim için umarım bana kızmazlar. Ben kardeşlerime de “çocuklar”derim.

 

Bir serüvene başladık. Bu hikâye nereye evrilir bilemiyorum ama 67 yaşında bisiklete binen Tolstoy beni de bisikletinin arkasına aldı. Üniversite’ye doğru gidiyoruz. Bizi yolda görürseniz selam vermeden geçmeyin, olur mu? TOLSTOY’UN BİSİKLETİNDE…

 

Sanırım yine can sıkıntısıyla cebelleştiğim bir geceydi. Muş’tan uzaklaşmıştım; belki de artık geri dönmeyeceğimi düşünüyordum. İşlerim, her zaman olduğu gibi o dönemde de “oluyormuş gibi” gelişmiş, sonra da olmamıştı. Moral bozukluğu, biraz da günlerdir maruz kaldığım İstanbul trafiğinin insana usanç veren sabırsızlığı… Kırk yıllık İstanbullular gibi direksiyon başında mırıldanıyor, o hiç bitmeyen beton yığınları arasında zamanın sırtı kırık bir kaplumbağa gibi ağır ağır ilerleyişini izliyordum.

 

Ne gariptir, Muş’un dondurucu soğuğunu hatırlamak bile İstanbul’u cazip kılmıyordu. O an sosyal medyada gezinirken karşıma “Üniversite başvuruları başladı” başlıklı bir haber çıktı. “Acaba sınava mı girsem?” diye düşündüm birden. Okuldan, sınavlardan uzak kalalı yıllar olmuştu ama içimde bir yer hâlâ öğrenmeye açtı.

 

Hemen öğretmen kardeşimi aradım. Sağ olsun, her zaman işlerime koşar. Zorba bir ağabey olduğumdan değil(!), gerçekten severek yapar. Bu da öyle bir andı işte; kardeşliğin sessiz dayanışmasının belli olduğu zamanlardan biri…

O, başvuruyla ilgilenirken ben çoktan “bu yaştan sonra okula mı gidilir” düşüncesiyle vazgeçiş kayığına binmeye hazırlanıyordum. Fakat zihnim bir yandan başka bir hikâyede gezinmeye başlamıştı: Tolstoy’un bisikleti… Üniversite, Tolstoy, sen?.. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim.

 

Tolstoy, çok sevdiği kızı Vanişka’yı henüz yedi yaşındayken kaybetmişti. Yaşadığı derin üzüntüden çıkmasına yardımcı olması için Moskova Bisikletseverler Derneği, yazara bir bisiklet hediye etmişti. Tolstoy, evladının yası ve 67 yaşı bir yana, günlük işlerini bitirir bitirmez, köylülerin şaşkın bakışları altında her sabah evinin bahçesi boyunca bisiklet sürer…

Tolstoy, 67 yaşında bisiklete binmeyi öğrenmektedir.

 

Bu hikâye yıllardır aklımda yer etmişti ama o gece başka bir anlam kazandı. Belki de Tolstoy’dan daha derin bir bunalımdaydım. Okumak, her zaman ruhumun en keskin ilacı olmuştu. Onun hikâyesi, yeniden okuma serüvenime ve belki de yeniden hayatın içine karışma cesaretime ilham olmuştu.

 

Zaman geçti, sınav günü geldi. Girdim, sonuçlar açıklandı, tercihler yapıldı, kayıt tamamlandı… Derken, ilk ders günü geldi çattı. Tanıdık yüzler, bildik dostlar… ama artık roller değişmişti: ben bir gazeteci değil, bir öğrenciydim. Karşımda dostlarım değil, hocalarım vardı.

 

İlk zamanlar adapte olmak zor oldu. “Ne işim var benim burada?” diye düşündüğüm çok oldu. Fakat şimdi, haftada üç gün gittiğim okulu, pazartesi gelsin de derse gireyim heyecanıyla bekliyorum. Yaşıtım ve benden yaşça büyük birkaç arkadaş dışında sınıf arkadaşlarım pırıl pırıl çocuklar… Onlara “çocuklar” dediğim için umarım bana kızmazlar. Ben kardeşlerime de “çocuklar”derim.

 

Bir serüvene başladık. Bu hikâye nereye evrilir bilemiyorum ama 67 yaşında bisiklete binen Tolstoy beni de bisikletinin arkasına aldı. Üniversite’ye doğru gidiyoruz. Bizi yolda görürseniz selam vermeden geçmeyin, olur mu?