Ekonominin en alt basamaklarına hapsolmuş, gelişmişlik listelerinde hep son sırayı kapmış, gençleri işsiz, yaşlıları umutsuz, kahve köşeleri dolup taşan, hayatı mecburen yaşamak zorunda kalan, üç kuruşa tekstil köşelerinde sürünen insanların şehri, Muş!..
Sosyal hayat neredeyse yok, öğrenciler için ideal bir şehir değil. Yazın kavurucu beton sıcaklığına mahkum, kışın ilikleri kıran bir soğuk. Kendini biraz kurtarabilmişler, mükafatı pohpohlayarak elde edenler ile hayatı eziyete dönüşmüş, asgari geçinme çabasıyla mücadele edenlerin yarışı…
Liyakat hiç bir alanda yok! Bir aşirete mensup olmak ya da gözü kör bir güruhun temsilciliğini üstlenmiş cühela yetkililerinin gözüne girebilmek koltuk kapmak için yeterli.
Bir işe gireceksen, önce onların süzgecinden geçeceksin, herhangi bir meziyetinin olmasına gerek bile yok.
Temsiliyet; liyakat ve meziyet gerektirmiş olsaydı, cümle kurma beceresi olmayan, yalan ağzına yuva yapmış, rakipleriyle işbirliği içerisinde olan sünepe kılıklı heriflerin isminin başına başkan, altlarına makam arabası verilir miydi?
Çobanlardan özür dilerim, bence çok zor bir görev yapıyorlar ve yaptıkları işi herkesin yapması mümkün değil ama böyle bir metafor var diye ifade ediyorum. “Çoban bile yapmayacağınız adamlar”, bu şehirde işe girme referansı olmuş konumda!
Bu denli her şeyiyle berbat edilmiş bir şehirde, insanlar en azından sağlık hizmetine rahat bir şekilde ulaşmak istiyor. “Kendi şehrimde muayene olayım, tedavi olayım, akşam evime ailemin yanına döneyim” demek, bu şehrin gariban insanlarına çok görülmemeli…
Muş’taki hastanede bir fıtık ameliyatı yapılamadığı için sabahın köründe Van yollarına düşenler…
Gözünden yaralanan bir çocuğu Erzurum’a yetiştirmeye çalışan bir baba…
Diz ameliyatı için haftalarca Elazığ’da refakatçi yatağında sabahlayan bir anne…
Kanser tedavisi için Diyarbakır ile Muş arasında ömrünü yollarda tüketen bir eş…
Kimileri bir günlüğüne, kimileri haftalarca; kimileri aylarca başka şehirlerin hastanelerinde sıkışıp kalıyor. Hasta kadar refakatçiler de perişan, ziyaretçiler de… Bir kişinin hastalığı, bir ailenin değil bazen bir sülalenin yükü hâline geliyor. Arabalara doluşup kilometrelerce yol yapan yakınlar, sırf “geçmiş olsun” demek için bile şehir şehir dolaşmak zorunda kalanlar…
Peki bizler buna mecbur muyuz?
Bitlis bugün tıp fakültesini aldı. Bir adım attı, önemli bir kapı araladı.
Peki biz ne yaptık?
Ya da kim neyi yapmadı?
Sormak isterim; Muşluların insanca muamele görme hakkı yok mu?
Muşlular kendi memleketinde tedavi olup kendi memleketinde ölme hakkına sahip değil mi?
Her gün yüzlerce insanın başka şehirlere savrulmasının sorumluluğu kimin omzunda?
Yollarda mı ölecek insanlar?
Ambulanslar mı son nefesi taşıyacak?
“Randevu yok, doktor yok, alet yok, ameliyat yok” demek ne zamana kadar hafifçe geçiştirilecek bir cümle olarak kalacak?
Bu sorunun çözümü ne?
Neden yönetici değiştirmekteki maharet ve sessizlik bu şehre gerçekten iyi doktorlar, iyi ekipmanlar, iyi hastaneler kazandıracak iradenin ortaya çıkması aşamasında da devreye girmiyor?
Bu şehrin insanı insanca muayene olmayı, insanca tedavi edilmeyi, insanca yaşamayı hak etmiyor mu?
Cevap; seçen ve seçilen, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkinin ayrıntılarında saklı!..
ÇANGA


