Bir şehrin en büyük çöküşü işsizlik, göç ya da ekonomik koşulların zorluğu değil. Gerçek çöküş, insanların onurunu kaybettiği, doğruluğu savunmayı unutması bunu da utanç olarak görmemesidir.
Sokaklarında haksızlığa sessiz kalmanın normalleştiği, liyakatin yerini ahlaksız bir yaranma çabasının aldığı bir şehir, çürümüş ve etrafa kötü kokular yayan bir çöplükten farksızdır.
Liyakatın bir ölçü değil, dillere pelesenk edilmiş anlamsız bir kelime olarak kullanıldığı bu şehirde, kimin daha fazla “yaranabildiği” kimin “hak ettiğinden” daha önemli hale gelmiş durumda. Kendisini geliştirip hak etmek yerine, birilerinin gözüne girmeye çalışan, her fırsatta eğilip bükülmeyi bir yaşam biçimi haline getiren bir topluluk oluştu. Ne yazık ki bu hal, artık bir istisna değil; toplumu sarmalayan neredeyse bir gelenek.
Bugün hastanede sıraya girerken bile yaranıyoruz. Numarayı veren görevliye, kan alan hemşireye, röntgen çeken teknisyene… Lokantada garsona, kapıda güvenliğe, bankada memura, hatta siyasetçi karşısında el pençe duran, o koltuğa oturmak için onuruna dair vermediği taviz kalmayan, aslında işini yapması gereken “müdüre” yaranıyoruz. Herkes, kendisinden bir adım yukarıda olana yaranmaya; ondan bir adım aşağıda olana ise tepeden bakmaya alışmış ya da alıştırılmış. Bu kokuşmuş düzenin adı artık “sosyalleşme”, “idare etme” ya da “akıllı olma” diye sunuluyor hepimize. “Akıllı ol! Sana ne? Sen mi düzelteceksin?”
Siyaset sahnesi de farklı değil. Seçimden önce halkın ayağına gelen, gözlerimizin içine umut sızdıran siyasetçiler; koltuğa oturur oturmaz yüzlerce yalanın içinden yeni vaatler üretmeye devam ediyor. Ve biz, yine inanıyoruz. Üstelik inanmakla da kalmıyor, onları başımıza taç ediyoruz. Çünkü hak aramayı değil, merhamet dilenmeyi öğrendik. Çünkü kendimizi hiçbir şeye layık görmüyoruz. Bizim paramızla bize hizmet etmek için o koltuğa oturanlardan aman diliyoruz.
Toplumun bu haline en çok ses çıkarması gereken gazeteciler bile artık yaranmanın en rezil biçimini sergiliyor. Eleştiri, sorgulama ve denetim görevini unutmuş; kurum kurum dolaşarak “biz aslında öyle değiliz” diye açıklama yapan bir medya düzeniyle karşı karşıyayız. Kalem, hakikati yazmak için değil; kapı aralamak, makam sahiplerinin gözüne girmek, menfaat devşirmek için oynatılıyor.
Bir şehir düşünün; dürüst insanlar azınlıkta, mertlik ayıplanıyor, onurlu duruş isyankârlık sayılıyor. Böyle bir toplumda gelişmeden, ilerlemeden, hatta ahlaktan bahsetmek mümkün mü? Değil. Çünkü herkesin birbirine menfaat için yaranmaya çalıştığı bir yerde kimse gerçekten “iyi” olamaz.
Ahlaki çöküşün başladığı yerde, insan kendi değerini yitirir. Kendisini değersiz gören, başkasının şefaatine muhtaç hisseden bir toplumda doğru yol alınması zordur. Bu çürüme, sadece bireyin değil, kurumların, şehrin, hatta düşüncelerin ruhunu esir almıştır artık.
Yaranmanın değil, doğruluğun ve ahlakın değer gördüğü bir günü görene dek; çürümeye direnen her onurlu insan, bu karanlık düzende yanmaya devam eden ürkek bir mum ışığıdır!..
Bazan küçük bir ışığın sonu daha aydınlık olabilir.


